Bir Gün Baksam Ki Gelmişsin, Kimin Eseri?
Ankara’nın gürültüsünde, o kadar hızlı akıyor ki zaman, bazen gözlerim doluyor, bazen ise sadece düşünüyorum: “Bir gün baksam ki gelmişsin, kimin eseri?” Gerçekten de öyle değil mi? Zamanın nasıl geçeceğini kestirebilmek, onu doğru şekilde yönlendirebilmek neredeyse imkansız. Öyle ya, hayat bir noktada bir seçim meselesine dönüşüyor. Tıpkı hayatımda geçen her şeyin bir gün sonunda, başıma gelen bir şeyin “kimin eseri” olduğunu fark edeceğim gibi… Ama şu an, bir yandan geçmişi, şimdiyi ve geleceği düşünürken bir yandan da bu yazıyı yazıyorum.
Beni tanıyorsanız, hep bir veri peşindeyimdir. Çocukken de, ekonomiye olan ilgimden dolayı istatistiklerle uğraşmayı severdim. Ama hiç bu kadar derinlere inmedim. Öyle ki, bazen en sıradan bir anı, bir tesadüf, bana hayatın anlamına dair farklı bir şeyler öğretiyor. İşte o anları düşünerek, “Bir gün baksam ki gelmişsin, kimin eseri?” sorusunun ne kadar derin bir anlam taşıdığını fark ettim. Bir şeyin sonucu, zamanın birikimi ve her şeyin küçük küçük döngülerle şekillenmesi, insanı bazen düşündürüyor.
Çocukluk Anıları ve İlk Kez Veriyle Tanışmam
Çocukken, her şey çok basitti. Zamanı hatırlamak kolaydı çünkü hiçbir şeyin değerini tam olarak bilmeden yaşıyorduk. O dönemler, okulların yaz tatiline girmesiyle birlikte, sokaklarda kaybolduğumuz, akşamları komşu çocuklarıyla oynadığımız zamanlardı. Ama ben her zaman diğerlerinden farklıydım. En sevdiğim şey, sokak oyunları değil, annemin o “bugün kaç tane ekmek satıldı” sorusunu bana sormasıydı. Yani, annemin çalıştığı bakkalda bir günün sonunda kaydedilen sayılar, hep merak ettiğim şeylerdi.
Küçükken bakkaldan eve gelirken sayıları kafamda toplamaya başlardım. “Evet, bugün 15 ekmek satılmış, 7 tanesi beyaz, 8 tanesi kepekli… Peki ya yarın?” Diye bir iç hesaplaşma başlardı. Hani o küçük hesaplar bile, bir noktada bana veri ve istatistikle tanıştığımı hissettirirdi. Ve her zaman, bana “Bir gün baksam ki gelmişsin, kimin eseri?” sorusunu soran bir bakış açım vardı. Çünkü o sayılar, o anın sonucuydu. Şimdi bile, aklıma geldikçe o eski bakkalı düşünürüm. Evet, belki de o zamanlar gelecekteki “veri uzmanı” kimliğimin temelleri atılmıştı.
Verinin Hayatımdaki Yeri
Veriyle iç içe olmanın getirdiği bir alışkanlık vardır. Her şeyin bir sayısı, oranı ve anlamı olduğunu düşünürsünüz. Fakat gerçek hayat, öyle planladığınız gibi gitmiyor. Ekonomi okuduğum üniversite yıllarına geldiğimde, her şeyin bir veriyle açıklanabileceğine inandım. İstatistiklerin, grafiklerin, analizlerin dünyasında kaybolarak zamanla “Bir gün baksam ki gelmişsin, kimin eseri?” diye sorar oldum. Çünkü bazen elimde bir istatistik, bazen de hayatın getirdiği bir anı olurdu ve her ikisi de birer sonuçtu.
Örneğin, bir gün sabah ofise gittiğimde, her zamanki gibi veri analizine başlamadan önce, gazetede bir haber okudum. Türkiye’deki genç işsizlik oranı %25’e dayanmış. Bu istatistiği okuduktan sonra, “Peki, bunun içinde ben de var mıyım?” diye düşündüm. Hani bazen, sayılar birer soğuk veriden çok, yaşamın içine girdiğinde anlam kazanır. İşte o zaman “kimin eseri?” sorusu kafama takıldı. Belki de bu oranlar, benim gibi birinin hayatındaki boşluğu, zorlanmaları, kayıpları temsil ediyordu.
Çevremdeki İnsanlar ve “Kimin Eseri?” Sorusu
Çevremdeki insanlar da, bazen tesadüflerin ve seçimlerin etkisiyle hayatlarını şekillendiriyorlar. Bazen bu tesadüfleri ve seçimleri daha dikkatli incelediğimde, her şeyin bir veriyle açıklanabileceğini, ama bazen de bu verilerin insan hikayelerine dönüşebileceğini fark ediyorum. Mesela Ahmet, lise arkadaşım. Her zaman çok başarılıydı, okulun en iyi öğrencisiydi. Ama üniversiteyi bitirdiği sene işler birden değişti. Burs kazandı, yurtdışına gitti, eğitimini tamamladı. Ama iş hayatına adım attığında, hiçbir şeyin kolay olmadığını fark etti. “Bir gün baksam ki gelmişsin, kimin eseri?” sorusu, Ahmet’in başarısını takiben dönüp baktığımda bana hep ilginç gelir. Çünkü bu başarı, tek bir faktörle açıklanamaz. Çevre, zamanlama, şans ve elbette emek… Ama tüm bunları bir araya getiren, hayatın kendisi.
Verilerin Kişisel Yansımaları
Veri ve insan hayatı arasındaki ilişkiyi daha çok düşündükçe, aslında hayatın da bir tür veri analizi olduğunu fark ettim. Hepimiz birer veri setiyiz. Bir gün bakarsınız, her şey bir anda anlam kazanır. Mesela, bir olayın, bir anın, bir kişisel başarının veya başarısızlığın kaydını tutarken, geriye dönüp bakınca “Bir gün baksam ki gelmişsin, kimin eseri?” diye sorarsınız. Çünkü her an bir seçimdir ve her seçim, büyük resmin bir parçası olur.
Mesela, bir gün belki de Ahmet’in yaşadığı zorluklar, ekonomideki işsizlik oranları ve yaşamın sunduğu zorluklarla mücadele etmek, gerçekten bir seçim meselesidir. Ve o seçimleri kimin yaptığı, kiminin sonucudur? Bazen bu soruya yanıt bulmak kolay olmayabilir ama her zaman sonuca bakarsanız, bir şeyin ne kadar anlamlı olduğunu anlayabilirsiniz.
Sonuç: Her Seçimin Ardında Bir Eser
Hayatımda pek çok veriyi inceledim, analizler yaptım ve sonuçlar elde ettim. Ama en nihayetinde, zaman geçtikçe fark ettiğim şey şu oldu: Her şey bir eserin sonucu. Kimi zaman verilerle, kimi zaman insan hikayeleriyle şekillenen bir eser. “Bir gün baksam ki gelmişsin, kimin eseri?” sorusu bana şunu hatırlatıyor: Hayatın her anı, bir seçim, bir sonuç ve bir eserdir. Ne kadar veriyle ilgilensem de, nihayetinde her şeyin bir hikayesi vardır.
Ve işte o zaman, “Bir gün baksam ki gelmişsin, kimin eseri?” sorusunun cevabını, kendi hayatımızdaki seçimlerde buluruz. Bu, hem verilerin hem de insanların bir araya geldiği bir yansıma.