Bir sabah Kayseri’de aynanın karşısında
Sabah ışığı perdeden ince bir çizgi gibi içeri sızarken aynaya baktım. Kayseri’nin soğuğu hâlâ camlarda kalın bir buz gibi duruyordu, içerisi ise ne kadar ısıtılsa da o keskinliği üzerinden atamıyordu. Aynada gördüğüm şey sadece yüzüm değildi; çocukluğum, ergenliğim, kafamın içindeki karmaşa da oradaydı.
Kolumu kaldırdım. O an, aslında uzun zamandır görmezden geldiğim bir şeyle karşılaştım: değişim. Kıllar, sanki bir gecede çoğalmamıştı ama ben onları bir gecede fark etmiş gibiydim. Garip bir şekilde içimde hem utanma hem de büyümüş olmanın tuhaf gururu vardı. Ne hissedeceğimi bilemiyordum.
O sabah aklımdan geçen tek cümle şuydu: Kol kılları kaç yaşında alınmalı?
Bu soru basit değildi aslında. İçinde büyümek, kabul görmek, utanmak ve biraz da acele etmek vardı.
Çocukluk ve aynaya bakamayan yıllar
Çocukken aynalarla pek işim olmazdı. Daha çok oyun, sokak, tozlu ayakkabılar ve akşam eve yorgun dönüp annemin sesini duymak vardı. Vücudumla aramda bir ilişki yoktu, sadece “vardım”.
Sonra bir gün fark ettim. Ortaokuldaydım. Sınıfta biri güldü, başka biri kolunu gösterdi. O an herkes kendi bedenine biraz daha dikkatli bakmaya başladı. Ben de ilk kez koluma uzun uzun baktım.
O gün hiçbir şey yapmadım ama içimde küçük bir düğüm atıldı.
Evde anneme sormak istedim. “Kol kılları kaç yaşında alınmalı?” diyecektim ama kelimeler boğazımda kaldı. Sanki böyle bir soru sormak bile bir şeyi yanlış yapıyormuşum gibi hissettirdi.
O yıllarda anlamadığım şey şuydu: Büyümek sadece uzamak değil, aynı zamanda bakışların değişmesiydi.
Yaz tatilinde başlayan kıyas
Liseye geçtiğim yaz, arkadaşlarla mahallede otururken biri kolunu kaldırdı ve “ben aldım” dedi. O cümle sıradan gibi görünüyordu ama benim içimde bir şeyleri yerinden oynattı.
Herkes bir anda kendine bakmaya başladı. Kiminin kolu daha pürüzsüz, kimininki daha “çocukça” görünüyordu. O an fark ettim ki, beden bile bir yarışın içindeydi.
Eve döndüğümde aynanın karşısına geçtim. Kolumu kaldırdım, indirdim, tekrar kaldırdım. Sanki kolum bana yabancıydı. İçimde tuhaf bir hayal kırıklığı vardı; neden böyle hissettiğimi bile tam anlamıyordum.
O gece defterime şunu yazmışım: “Büyümek güzel mi, yoksa sadece görünmek zorunda kaldığımız bir şey mi?”
Cevabı yoktu.
“Kol kılları kaç yaşında alınmalı?” sorusuyla tanışmam
Bir süre sonra bu soru kafamda daha net bir yere oturdu. Sadece merak değil, neredeyse bir baskı gibi hissediliyordu.
İnternete yazdığımı hatırlıyorum. Ekranda çıkan şeyler birbirinden farklıydı. Kimisi “erken yaşta başlanabilir” diyordu, kimisi “cilt yapısına göre değişir” diyordu. Ama hiçbir cevap içimdeki kararsızlığı susturmuyordu.
Asıl mesele yaş değildi aslında. Asıl mesele, “ben hazır mıyım?” sorusuydu.
Annem bir gün beni izlerken “istersen alabilirsin ama acele etme” demişti. O cümle o kadar yumuşaktı ki, içimde bir rahatlama yaratmıştı. Ama yine de bir şey eksikti: Cesaret.
Arkadaşların sessiz etkisi
Okulda kimse açık açık konuşmazdı ama herkes birbirini inceliyordu. Bir bakış, bir gülüş, bir yorum… Hepsi küçük birer ölçüydü.
Bir gün beden dersinde üstümü değiştirirken yanımdaki arkadaşım “sen niye almadın?” dedi. Soru gibi değildi aslında, daha çok şaşkınlık gibiydi. O an yüzümün kızardığını hissettim.
Cevap vermedim. Vermek istemedim. Çünkü cevabım yoktu.
Ama içimde bir şey kırıldı. O kırılma acıtmadı sadece, aynı zamanda beni düşündürdü.
Gerçekten “almam gerekiyor” muydu, yoksa sadece öyle olduğu söylendiği için mi bunu düşünüyordum?
Gece ve iç ses
O gece uyuyamadım. Pencereyi açtım, Kayseri’nin serin havası yüzüme vurdu. Şehir sessizdi ama içim gürültülüydü.
Kendi kendime defalarca aynı soruyu sordum: Kol kılları kaç yaşında alınmalı?
Cevap yoktu. Ama başka bir şey vardı: Bir karar verme isteği.
Sanki bu küçük konu, aslında büyümenin en görünmez kapılarından biriydi.
Karar anı: jilet mi, ağda mı?
Buna da Göz Atın: Kol bacak jiletle alınır mı ?
Bir sabah karar verdim. Banyoya girdim. Elimde basit bir jilet vardı. O anki heyecanımı tarif etmek zor. Sanki büyük bir şey yapıyormuşum gibi hissediyordum ama aslında sadece kendime dokunuyordum.
İlk temas… kısa bir keskinlik hissi. Sonra garip bir boşluk.
Koluma baktım. Daha “düzenli” görünüyordu ama içimde beklediğim o büyük değişim yoktu. Sadece fiziksel bir farklılık vardı, ruhumda değil.
Aynanın karşısında uzun süre durdum.
İçimde bir hayal kırıklığı vardı. Çünkü sandığım şey değişmemişti: ben hâlâ bendim.
Beklentiler ve gerçek
O gün anladığım şey şuydu: İnsan bazen dışını değiştirince içinin de değişeceğini sanıyor. Ama öyle olmuyor.
Kol kıllarımı almak beni daha büyük yapmadı. Sadece bir şeyleri denemiş oldum.
Ama yine de o deneyim bana bir şey öğretti. Kendi kararımı vermiştim. Başkalarının bakışlarından bağımsız bir an yaratmıştım.
Bu küçük bir şey gibi görünüyordu ama benim için büyük bir adımdı.
Sonraki günlerin sessizliği
Ertesi gün kimse fark etmedi bile. Ya da fark ettiler ama söylemediler. Asıl garip olan da buydu: Sandığım kadar önemli değildi.
Ama benim içimde bir değişim vardı. Artık soruyu daha farklı soruyordum.
“Kol kılları kaç yaşında alınmalı?” yerine, “Ben ne zaman kendim için bir şey yapmaya hazırım?”
Zamanla gelen kabul
Aylar geçti. Hayat kendi akışına döndü. Üniversite, yeni insanlar, yeni konuşmalar…
Bir gün bir kafede otururken bir arkadaşım koluma baktı ve “sen artık takmıyorsun bu işleri” dedi. Gülümsedi.
O an fark ettim: Evet, artık takmıyordum. Çünkü mesele kol kılları değildi. Mesele, kendime nasıl baktığımdı.
Eskiden aynada gördüğüm şeyden kaçarken, şimdi sadece bakıyordum.
Kayseri’nin soğuğu ve içimin ısısı
Kayseri’nin kışları hâlâ sert. Ama artık o sabahki gibi içimi dondurmuyor. Çünkü bazı soruların cevabı dışarıda değil, içeride saklı.
Kol kılları kaç yaşında alınmalı diye başlayan o düşünce, aslında bana başka bir şeyi öğretti: Hazır olmak yaşla değil, hisle ilgili.
Ve hisler bazen geç geliyor, bazen erken. Ama mutlaka geliyor.
Son sahne: aynada değişen şey
Bugün hâlâ aynaya bakıyorum. Ama artık ilk gördüğüm şey kıllar değil.
Kendi hikâyem.
O sabahki küçük sorunun içimde açtığı yol, beni olduğum kişiye biraz daha yaklaştırdı. Hayal kırıklıkları da oldu, heyecan da, hatta bazen utanma bile.
Ama hepsi geçti.
Geride sadece tek bir şey kaldı: kendime karşı daha dürüst bir bakış.